Quilliam Foundation’a Katılmamın Nedenleri

QUILLIAM FOUNDATION’a katılma kararım fevkalade bir fikir uğraşı ve QUILLIAM’ın genel yöneticisi Haras Rafiq ile aylarca süren fikir teatilerini gerektirdi. Quilliam Foundation’ın geçmişte aldığı ve tasdik etmediğim bazı kararları ve organizasyonun temel varlık sebebini derinlemesine düşünmem gerekiyordu. Son tahlilde QF (Quilliam Foundation)’ın geçmişteki tartışmalı kararları ile değil de organizasyonun üzerinde kurulu olduğu değerler üzerinden tanımlanması gerektiği sonucuna vardım.
El Hakim el Cişumiyye el Beyhaki’nin (12’nci yüzyıl Hanefi Mu’tezile fakihi) ‘Şeytan Risalesi’ adlı kitabında şöyle bir soru sorması tesadüf olmasa gerek: ‘Eğer Şeytana Kıyamet Günü’nde konuşma hakkı verilse idi, kime şükranlarını sunardı?’ Beyhaki şu sonuca varır: Şeytan, irrasyonel, adaletsiz ve kerih şeyleri Allaha atfeden fikirleri kabullenen her bir Müslümana sitayiş ve teşekkür ederdi.’
Beyhaki bu sözleri ile günümüzden bahsediyor olabilirdi ve yanlış olmazdı. Günümüzde genel geçer İslam anlayışında akıldışı, etik olmayan ve bayağı ne kadar cihet varsa bunları öne çıkarıp İslamın etik içeriği boşaltılmaktadır. Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) ve yakın ashabının vefatlarından beri İslam geleneği içerisinde iki kampın arasında devamlı bir sürtüşme olmuştur, bu iki kamp rasyonalistler (‘akılcılar’) ve rasyonalizme karşı çıkanlar olarak ikiye ayrılmışlardır. Bunun temel sebebi politik ve ekonomik faktörlerdir, ki günümüzde ekonomik faktörler İslamı kimin temsil ettiği noktasında belirleyici olmaktadır. Günümüzde Müslüman topluluklarında gördüğümüz problemler bu tarihten gelen çekişmenin sonucudur. Bana göre, özellikle bu son bir kaç yılda Müslümanlar arasındaki ‘dini’ bir azınlık bahsi geçen rasyonalizm karşıtı ve temel etik kaidelerle uyuşmayan görüşleri ile öne çıkmıştır. Bu kişi ve grupların dini topluluklar üzerinde gayri nizami bir etkisi vardır, ve bu gruplar rasyonel/akılcı İslam’a sadece görünürde saygı göstermektedir. Örneğin, bir yandan İslam’ın akılcı bir din olduğu ilan ederken öte yandan dinden çıkan herkesin öldürülmesinin İslami olduğunu savunabilmektedirler. İslamın akıl ile uyumlu hangi yorumu olursa olsun evrensel insan haklarını ve herhangi bir dine girme ve dinden çıkma hakkını tanımak zorundadır. İslamın hakikaten rasyonel/akılcı olduğunu iddia ediyorsak, akılcılık bütün şeriatta gözlemlenebilmelidir. Erken dönem İslam alimleri (Hanefi-Maturidi/Mu’tezile alimleri gibi) bu [akılcılık] ruhu canlı tutmuşlardı, ta ki nüfuzları kaybolana dek.

Benim inançlarım ekseriyetle Hanefi-Maturidi ekolü ile aynı çizgidedir. Bu minvalde [Hanefi-Maturidi çizgisindeki gibi], insan aklı ve muhakemesinin, kutsal kitapların yardımı olmaksızın doğruyla yanlışı ayırt edebileceği düşüncesindeyim. Bu nokta akılcı ekollere vazgeçilmez bir imkan sunmuştur ve bu da şeriatta etik hükümlere varırken yön verici olmuştur. Klasik dönem Maturidi alimleri [mantık ve rasyonalite yönünden]problemli bir hadis ile karşılaştıklarında hadisin ‘otoritesini’ akıl ve mantığa aykırı buldukları için kabul etmezlerdi. Bunun aksi bir şekilde, anti-rasyonalist gelenekçiler bu tür bir yöntemi ‘bid’at’ olarak adlandırdılar ve Sünnet ve Hadis literatüründe herşeyin cevabının bulunabileceğine inandılar. Bahsi geçen farazi mantık açısından problemli hadis gelenekçiler tarafından mantık nokta-i nazarından bakılmaksızın senedine bakılarak ‘sahih’ olarak görüldü. Şahsen günümüzdeki İslam yorumlarının etik olmayan bakışaçıları ile dolu olmasının temel sebeplerinden birisi budur. Bununla birlikte, Maturidilerin bu yaklaşımı ‘her şey serbesttir [mantıksız görülen her kaynak gayri-sahihtir]’ demek değildir. Mantık bu noktada Kur’an’ın vaz ettiği değerler çerçevesinde değerlendirilmektedir. Bunu şöyle de ifade edebiliriz: ölçümüz hadis merkezli olmaktan çok Kur’an merkezli olmalıdır. Yüzyıllar içerisinde hadis, bizim rağmımıza, Kur’an ile eşdeğer bir epistemik konuma geldi. Dolayısıyla aslında benim akılla uyuşmadığı için eleştirel baktığım bazı ‘İslami’ görüşler aslıknda İslami gelenekte bulunmayan görüşler değil, bilakis, aslında unutulmaya yüz tutmuş akılcı/rasyonalist bir geleneksel İslami mirasla yeniden irtibat kurma denemeleridir. Bu gelenek, Hz. Aişe ve Hz. Ömer’in (radi’Allahu ‘anhum) akli ve mantıki prensiplere tabi tutulduğunda veya tartışmalı sonuçlara varan bazı şüpheli hadisleri kabul etmemesine kadar dayanmaktadır. Meşhur bir rivayette Hz. Aişe (radi’Allahu ‘anha) bir sahabenin rivayet ettiği, ‘kadınlar, kelbler gibi, namazı bozarlar’ diye tercüme edilebilecek şüpheli bir hadisi, kadınlarla köpekleri aynı kefede tarttığı için reddetmiştir. Bu olay, henüz Hadis alimlerinin feminizmden etkilenmeye başlamasından yüzyıllar önce vaki bulduğundan hayret vericidir!
‘Görüntüde akılcılık’ çok şaşırtıcıdır ve bu tür akılcı görünümlü görüşlere aykırı görüş beyan etmenin bir bedeli vardır. Aslında bu tarz kendi tanımlarıyla ‘dinin koruyucuları’nın her irtidat edenin katli, zaninin taşlanması vs minvalindeki yorumların sorgulanması durumunda sizi İslam’ı suçluyor gibi veya İslam hatalı imiş, veya Batıcı imişsiniz gibi göstermeleri sürpriz değildir. Bu statükoya karşı konulan insanlar sözlü saldırıya, asılsız suçlamalara ve iftiralar maruz kalmaktadır, ki ne zaman ki eleştirel konuşmaya başladım aynı tarz saldırıların hedefi haline geldim.
Ne zaman ki BBC Panorama’da bir belgeselde her irtidat edenin katli gibi durumları reddettim ve saldırgan aşırıcılık için dış politikaları suçlamanın tehlikeli ve dürüst olmayan bir tavır olduğunu söyledim (ki bu argüman genel geçer anlatı ile tamamen zıttır), bu tür saldırılarda artış meydana geldi.
Sonuç olarak, saldırı tehditlerinin hedefi oldum, hükümetin bir ajanı veya neo-con olduğum iftiraları ile yüzyüze geldim. Hükümetten hiç bir zaman yardım almadığım ve dış politikayı da eleştirdiğim hakikati hiç göz önünde bulundurulmadı. Bahsettiğim meseleleri tartışmak yerine yaptığım konuşmalardaki iddia edilen gizli ‘amacım’ hedef alınıp saldırıldı. Tabii ki bu taktik başkalarını dışlayan be tartışmaktan her halükârda kaçınan aşırıcı gruplar için yeni bir şey değil. Peki bu neden böyle?
Aşırıcılık / ekstremizm, her şekliyle, entelektüel olarak zayıftır ve kendi içlerinde bunu iyi biliyorlar. Ama bu sadece entelektüel dürüstlüğün olmayışı ile ilgili değil aynı zamanda psikolojik de bir olay.
Neden değişime karşı bu kertede bir mücadele var? İslam ve Müslüman karşıtı hislerin yüksek olduğu bir ortamda her hangi bir eleştirinin hoşa gitmemesi, şüphe ile karşılanması ve hatta ihanet ile eşdeğer görülmesi anlaşılır birşey. Fakat, gözden kaçırılan şey şu: İslam, adaleti ittihad/tevhid görevinden bile önde tutar. Kur’an bize vurgulayarak adalete ve hakikate şahitlik etmemiz gerektiğini, (bu ailelerimizin ve Müslümanların rağmına olsa bile) öğretir. Nefis muhasebesi, unutulan bir değerdir, ve Müslümanlar dinlerinin gerçek mesajına sadık olmalıdırlar.
‘Dinin koruyucuları’, ‘birlik dogması’ arkasına saklanarak bu tarz bir muhasebe düşüncesini engellemek ve bakış açımızı temel sorunlardan çevirmek istemekte ve bazı Müslümanların çirkin hareketlerinden dolayı sadece Batı’yı suçlamaktadırlar. Bunun tamamı kurban mentalitesinin bir parçasıdır. Kurban mentalitesi afyonun kullanıcıları üzerindeki etki gibi müslümanlar üzerinde etki etmektedir: onları uyuşturmakta ve sadece hareket kalıplarına indirgemektedir. Kur’an’ın öğretilerine gerçekten uyuyorsak, aşırıcılığı tespit edip bu gerçeğin günümüzde İslam adına konuştuğunu iddia eden aktivist dini gruplar ve dini liderler üzerinde etkisi olduğunu görebiliriz.
Aslında, Müslüman zihinlere bulaşan virüsü bulaştıran iki en önemli düşünce çizgibi şunlardır: Kutsal metnin literal okunmasında mütevellit etik kaygılardan uzak bir Püritanizm, yani misalen Vahhabilik ki İslami eğitimde felaketvari bir etkisi olmuştur. İkinci problem ise İslamizmdir (bir süre bu terimde mukni olmamama rağmen).
Islamizm, modern politika uzantılı İslam olarak anlaşılmaktadır, ama eğer İslam kökeninde politik ise, o zaman bu terim –İslamizm- İslam teriminden pek fark içermeyen ayrıntıda farklı bir terimdir. İslam’ın politik bir boyutu vardır, ve bunun aksini iddia etmek İslam’ın parçası olan bir şeyi gözardı edip İslam’ı çarpıtmaktır.
Şahsi görüşüm İslam’ın Allah tarafından gönderilen belirli bir yönetim sistemi vaz’etmediğidir. Fakat bununla birlikte İslam’ın politik bir değeri vardır ve bu politik değer ‘preskriptif’ değil açıklayıcıdır. İslamcılık/İslamizme göre İslam apolitiktir ve böylelikle politika ona eklemlenmelidir, fakat bu bana göre yanlıştır çünkü İslam’ın politik bir boyutu zaten vardır. Bu sebeple İslamizm terimini kullanımsız ve işe yaramaz buluyorum. Bununla birlikte, bu tartışmanın içeriğinde bir nüans bulunduğunu yakın zamanda fark ettim: Majid Nawaaz İslamizm’in politize bir İslam anlayışı olduğunu ve kendi anlayışını empoze etmeye çalıştığını söylediğinde tabir-i caiz ise jeton düştü. Bu ayrım doğru bir ayrım. Bu tarz bir politize İslam okuması tamamen totaliteryen ve hoşgörüsüzdür, ve İslam geleneğine bütünüyle terstir.
Son yirmi yılda bu iki trendin etkilerini Müslüman zihinlerde gördüm ve bu yüzden Batı’da büyüyüp yetişmiş Müslümanların İŞİD’e katılmalarına şaşırmıyorum. Bunun teolojik temeli yıllar öncesinde oluşturuldu ve İŞİD’in ideolojisi Müslümanlar için büyük bir tehdit oldu, çünkü İŞİD esas problem değil sadece problemin işaretçisi ve semptomudur.
Sadece İŞİD’i lanetlemek etik olarak yeterli değildir; İŞİD gibi oluşumların oluşmasına sebep olan zehirli teolojinin kalbine de darbe vurmalıyız. Son tahlilde, eğer İslam geleneği, tarihi ve yorumu bu teolojiye gidiyorsa bu da demektir ki özünde İslami bir Aydınlanmaya çok muhtacız. Bu çabanın önemli bir parçası aşırıcılıkla mücadele etmektir, ve tam da bu sebeple Quilliam Foundation’a katılmaya karar verdim.

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s